İçimde Yarım Kalmış Bir Konuşmanın Üzüntüsü Var
İçimde, hiç başlamamış bir konuşmanın kırık aynası var.
Cümlelerim, boğazıma dizilmiş boncuklar gibi; her biri bir başka acının adı.
Bir şey söyleyecektim.
Bir şey anlatacaktım, belki de sadece bir “özür” ya da gecikmiş bir “anladım”...
Ama sustum.
Raif Efendi gibi sustum.
Sabahattin Ali’nin kelimeleriyle tanıdım bu suskunluğu.
O konuşamayan adamda kendimi buldum.
O gözlerle anlatılan aşkta, kendi yarım kalmışlığımı.
Kürk mantosu giymiş bir kadının ardından gidemeyen adamın hüznü,
benim içimde yıllardır kıyıya vuran sessizlik.
Bir konuşma vardı.
Tam kalbinin kenarından başlıyordu,
ama dilimin ucuna geldiğinde dünya dönmeyi bıraktı sanki.
Korktum.
Söylersem ne değişirdi ki?
Belki o an için bir şeyler.
Ama sonra ne kalırdı geriye?
Bir pişmanlık daha mı?
Sustum.
Şimdi o konuşma içimde büyüyen bir sızı.
Zaman zaman yokluyor beni.
Gece yarısı ansızın uyanıyorum,
kafamın içinde hâlâ o konuşmayı yapıyorum.
Ama artık dinleyen yok.
Çünkü bazen insanlar değil, zaman geç kalır.
Ona bir gün demek istemiştim ki:
“Sen gittikten sonra bu şehir çok sessizleşti.
Caddeler bile adını fısıldıyor, duvarlar bakışını anlatıyor bana.
Bir çay söyleyip sustuğumuz o masa hâlâ orada.
Ama ben artık içindeki boşluğu seyrediyorum.”
Bunu söyleyemedim.
İçimde yarım kalmış bir konuşmanın üzüntüsü var.
Ne söylenmiş ne de söylenmemiş...
Sadece yaşanmış bir sessizlik.
Ve belki de en çok bu acıtıyor:
O konuşmanın hiç olmayacak olması...
Yusuf Kartal ...







